Hüseyin Vatansever
Sevgili Dostlarım,
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk; vefatının üzerinden 83 yıl geçmesine rağmen aydınlık fikirleri ve öngörüleri ile bugün gibi güncel kalmayı başarıyor.
Gerçekten etkilenmemek mümkün değil…
“Akıl ve bilim yolunda ilerleyenler benim manevi mirasçılarım olurlar” diyen bir liderin, ölümünden 83 sene sonra bile hâlâ sevilip hayranlık duyulmasının başka bir izahı da yok zaten…
Yanmış, yıkılmış, neredeyse yok olmuş, üretken ve eğitimli nüfusunu savaşların cankırımlarında yitirmiş bir ülkenin hızlı bir ekonomik kalkınmaya girişmesi, bugün bile üzerinde durmamız ve bilimsel olarak daha detaylı araştırmamız gereken bir olgu…
***
Türk ekonomisinin büyüme rakamlarında son on yıldır yaşadığı inişli çıkışlı seyir, bir yerlerde hata yaptığımızı gösteriyor bize…
İstihdam dostu olmayan, katma değer yaratmayan, halkın refahına hizmet etmeyen, memnuniyetsizlikleri gidermeyen bir sürece “büyüme” değil, “hormonla şişmanlama” dememiz daha doğru olsa gerek…
O halde “büyüme” yerine başka bir kelimeyi, “kalkınma”yı gündemimize almamızın zamanı gelmedi mi?
Fert başına milli geliri son on yılda “düzenli olarak gerileyen” bir ülkenin insanları olarak, “Mustafa Kemal Atatürk ekonomide ne yapmış da hayranlık uyandırmış” diye merak etmemiz gerekmiyor mu?
***
Henüz daha Cumhuriyet kurulmamışken, İzmir’de 1. İktisat Kongresi’ni toplayan (17 Şubat-4 Mart 1923) Atatürk, “Askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi zaferlerle taçlandırılmazlarsa, kazanılan zaferler yaşayamaz, kısa zamanda söner.” demişti.
“Büyümeci” değil, “kalkınmacı” bir ekonomi politikası benimsemiş, “ekonomik bağımsızlık” ve “ekonomik istikrar” kavramlarını bu ilkenin temel bileşenleri olarak belirlemişti. Ve bu yoksul ülke, mucizevi bir ekonomik başarı göstermeye başlarken, Osmanlı saltanatının gerisinde bıraktığı dış borçları taa 1954 yılına kadar kuruşu kuruşuna ödemişti.
***
Genç Cumhuriyet’in ekonomi yönetimi, 1929 yılına kadar para basmayarak karşılığı olmayan parayı artırmamış ve enflasyon yaratmamaya özel bir önem görstermişlerdi. “Köylü milletin efendisidir” ilkesiyle tarımın öncü sektör olacağı vurgulandı ve piyasa ekonomisine zarar vermeyen devletçilik anlayışı öne çıktı. Tarımı teşvik etmek amacıyla 1925’te Aşar Vergisi kaldırılırken, 1926’da Harp Vergisi uygulamasına son verildi. Bu vergilerin yerine çok daha adil ve tabana yayılan Temettü Vergisi (Gelir Vergisi) getirildi ve Cumhuriyetin ilanından sadece üç yıl sonra, 1926’dan itibaren denk bütçeye ulaşıldı.
Hazılanan 1. ve 2. Kalkınma Planları ile;
- 1923 – 1938 arası % 10.9
- 1930 – 1932 arası % 1.5
- 1933 – 1938 arası % 9.1 ekonomik büyüme kaydedildi.
Osmanlı’dan devralınan 3.500 km’lik demiryolu 1930’ların sonunda
8.000 km’ye ulaşmıştı.
1927 yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu yürürlüğe kondu ve yatırımcılara vergi muafiyeti ve kredi desteği sağlandı.
***
Atatürk’ün siyasi iktidar olduğu dönem, dünyanın en ağır ekonomik krizini yaşadığı döneme de rastlamıştı. Dünya iktisat literatürüne “1929 Buhranı” olarak geçen ve etkileri on yıl süren kriz döneminde dünyada sanayi üretimi sadece % 19 artarken, Türkiye’de % 96 artmıştı.
Bugün ekonomide yaşadıklarımızı değerlendirirken, hafızalarımızdan silinen “üretim” kelimesini yeniden anımsamakta yarar var. Üretmeyen ülkelerin, günün sonunda ithalat bağımlılığına girerek hızla yoksullaştıklarına tanık oluyoruz.
Uzağa gitmeye gerek var mı?
Türkiye’nin son 25 yılda yaşadığı krizler incelendiğinde (1994, 1998, 2000, 2001, 2008, 2018), kök sebeplerinin hep üretimden uzaklaşmak ve katma değer yaratamamak olduğu anlaşılıyor.
Hep aynı sorunları yaşıyor, hep aynı çözümleri uyguluyor ve hep farklı sonuçlar bekliyoruz.
Son bir yıldır içine yuvarlandığımız derin ekonomik krizin tek artısı, bu gerçeklerin farkına varmamız olması gerekiyor.
Peki gerçekten farkında mıyız dersiniz?
Ekonomik küçülmenin de etkisi ile “mecburen” cari açığı kapanan ve cari fazla verir hâle gelen Türkiye’nin, kurucusundan alacağı çok ders var.
Üreteceğiz, katma değer yaratacağız, Ar-Ge ve İnovasyon ile hem gençlerimize yeni iş sahaları açacağız, ara malı üretimimizi arttıracağız, ara malı ithalatı bağımlılığımızı % 70’lerden %20’lere indireceğiz, paraları betona gömme hastalığından kurtulacağız, Köy Enstitüleri eğitim yaklaşımı ile mesleki eğitimi yeniden odağına alan yeni bir eğitim politikası belirleyeceğiz.
Yeniden genç nüfusun köye dönmesini teşvik edecek politikalar ile tarımsal üretim endüstrimizi 1970’li yılların üretimine göre en az 10 kat arttıracağız,tarladan direkt tüketiciye soğuk zincir ve demiryolunu kullanarak ürünlerimizi ileteceğiz.
Başka kurtuluş yolu yoktur…
Aksi halde “bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur” diyeceğiz…
Acı ama maalesef gerçek bu.


