Dünyada savaşların sebebi, gıda ve su kaynaklarına erişim olacak

Facebook
Twitter
LinkedIn
Dünyada savaşların sebebi, gıda ve su kaynaklarına erişim olacak

Hüseyin Vatansever

 

Sevgili dostlarım…

Son yirmi gündür Muğla ve Antalya başta olmak üzere “yeşil vatan”ımız zümrüt yeşili ormanlarımızın yanmasını izliyoruz.

Elimiz ayağımız tutmaz oluyor, kahroluyoruz…

Topraklarının kabaca üçte biri ormanlarla kaplı ülkemizin yangınları söndürmek için sadece ve sadece üç uçağının olduğunu öğreniyor, geleceğimize olan güvenimizi dirhem dirhem azaltıyoruz.

Ormanlarımız sadece akciğerlerimiz değil.

Ülkemizin tarım üretimi ve ihracatında, hayvancılığında çok önemli bir yere sahip.

Bu yazımla sizlere farklı bir perspektif sunmak, kavrulan ormanlarımızla bizi gıda üretiminde nasıl bir tehlikenin beklediğine dikkat çekmek istiyorum.

 

***

 

Bakınız…

Dünya, gıda savaşlarına doğru büyük bir hızla ilerliyor. Ülkeler, nüfusu ve beslenme gereksinimleri artan halklarının sağlıklı gıdaya erişebilmeleri için milyarlarca doları bir çırpıda harcıyor.

“Konya kadar ülke bize nasıl kafa tutar?” diye küçümsediğimiz Hollanda, tarımda tüm dünyanın şapka çıkardığı bir başarının mimarı.

20 yıl öncesine kadar “tarımda kendi kendisine yetebilen ülke” tanımlamasını hak eden Türkiye, şimdi nasıl oldu da samanı, eti, sığırı, pamuğu, mısırı, mercimeği ve pek çok temel tarım ürününü ithal eder noktaya geldi?

Gereken öz değerlendirmeyi yapmaz ve kendimizi kandırmayı sürdürürsek, bugünlerimizi de arayabiliriz. Kıt olan ve katma değeri düşük ihracat malları ile kazandığımız dövizi, et ithalatı için harcamak, kimse kusura bakmasın akıllı adamların yapacağı iş değil.

Hollanda ve İsrail örneklerinden yola çıkarak; akıl ve bilimin ışığında tarımda nasıl mucizeler yaratıldığını birkaç rakam eşliğinde özetlemek istiyorum sizlere.

Ve bakın bakalım, ülkeler gıda savaşlarına bugünden nasıl hazırlanıyor…

 

***

 

İstatistiki veriler, bugün 8 milyara dayanan dünya nüfusunun 2050 yılında 10 milyarı geçeceğini gösteriyor. Önümüzdeki 30 yılda, “her dakika” ekilebilir arazinin 27 hektarı kaybedilecek. Dünya nüfusunun yaklaşık %40’ı susuzluk riskiyle karşı karşıya kalacak. Artan nüfusla birlikte bugünden en az iki kat fazla gıda üretimine ihtiyaç duyulacak. Gıda savaşlarının temelinde bu öngörü yatıyor kuşkusuz.

Tarım ihracatında dünyanın ilk 10 ülkesinin, aynı zamanda en kalkınmış ülkeler olması elbette tesadüf değil. Bu ülkelerin ekonomilerinde tarımın çok önemli bir payı olmamasına rağmen; verimli, sistemli ve teknolojik üretimle dünya tarım ihracatında söz sahibi olabiliyorlar.

İşte onlardan biri, son yıllarda adını sıkça telaffuz ettiğimiz Hollanda…

Türkiye yüzölçümünün yedide biri, yani coğrafi olarak en büyük kentimiz Konya kadar bir ülke Hollanda. Türkiye nüfusunun kabaca beşte biri kadar (18 milyon), yani İstanbul’dan biraz daha fazla bir nüfusa sahip.

Ve en önemlisi eksi 1-1.5 metre kotunda, yani deniz seviyesinin altında bir ülke. Tarım arazilerinin çok önemli bir bölümü deniz doldurularak elde edilmiş.

Ancak dünyada, kendisinden kat be kat büyük olan Amerika’dan sonra tarım ihracatında ikinci sırada. Nüfusu Türkiye’nin yaklaşık beşte biri olmasına rağmen, 2020 yılında tarım ihracatı yeni bir rekora imza atarak 95,6 milyar Euro’ya (116,3 milyar Dolar) ulaştı. (Kaynak: Bloomberg Haber Ajansı)

84 milyon nüfusu olan Türkiye’de ise bu rakam 2020 sonu itibarıyla 20,7 milyar dolar.

Yüzölçümü Türkiye’nin yedide biri, nüfusu beşte biri olan bir ülke; nasıl tarım ihracatında bize 5,6 kat fark atabilir?

Dünya üzerinde domates, salatalık ve biber ihracatının üçte biri Hollanda’dan yapılıyor. Biyo çeşitliliği Avrupa’da en az olan ülke olan Hollanda’nın tarım ihracatının büyük bir kısmını tohum oluşturuyor.

Üretici-devlet-özel sektör ortaklığı ile tarım ve bahçe bitkileri sektöründeki işletme sayısı 70 bini aşan Hollanda’nın sadece en büyük 5 tarımsal ihracat ürününün toplam değeri 34,8 Milyar Euro’yu buluyor. Nesilden nesile çiftçilik devam ettiriliyor. Süs bitkileri ve sebze ihracatında dünya lideri, et ihracatında dünya dördüncüsü, süt ve süt ürünlerinde dünya üçüncüsü, sıvı ve katı yağ ihracatında ise dünya ikincisi konumda. Anadolu’da hayvancılık yapanların çok yakından tanıdığı ve “siyah alaca” olarak bildikleri Holstein inekleri, günde ortalama 70 litre süt verebiliyor.

 

***

 

Dünyanın en büyük ve en eski Tarım Üniversitesi olan Wageningen Üniversitesi ve Araştırma Merkezi geçen yüzyılın başından beri tarım üretiminin artırılması için bilimsel bilgi üretiyor.

Bu akıl almaz başarının altında; ileri teknoloji, Ar-Ge, kooperatifleşme, pazarlama politikaları, uzun vadeli-sürdürülebilir tarım politikaları, eğitim ve uzmanlaşma yatıyor. Ülkedeki uzun vadeli tarım politikalarının odak noktası; “en az girdi ile en fazla ürün alarak verimi artırmak” olarak özetleniyor.

Hollanda ekonomisi içinde tarımın payının ise sadece yüzde 2 olduğunu söylesem, herhalde inanmazsınız. Bizde ise bu oran halen yüzde 20 seviyesinde. Dünya cenneti topraklara sahip ülkemizin, bu başarı öyküsünden alacağı çok ders olduğu aşikâr.

Ha bu arada unutmayalım, Hollanda’nın milli geliri 2019 sonu rakamları ile 52 bin 448 Dolar. Bizimki ise son revizyonlarla ancak 8 bin 600 Dolar düzeyine, yani Hollanda’nın yaklaşık beşte birine gerilemiş durumdayız.

 

***

 

Ve İsrail…

Dostlarımın sabrını zorlamadan, tarımda bir başka mucizenin sahibi İsrail’den de birkaç örnek vermek istiyorum.

İsrail, Hollanda’dan daha farklı bir yol izleyerek, tarımda kendisine özgü bir model geliştirmiş. Türkiye yüzölçümünün sadece yüzde 3,5’i; yani Antalya kadar olan bu ülkenin topraklarının sadece yüzde 20’si tarıma elverişli. Yaklaşık 8 milyonluk nüfusa sahip İsrail’in toprakları yılda ancak 2-3 kez yağmur alıyor. Deniz suyu arıtılarak topraklar sulanıyor. Buna karşın tarım ve hayvancılıkta en yüksek verimi elde eden İsrail, tohumculukta adeta dünyanın dümenini elinde tutuyor. Özel üretilen çekirdeksiz ürün tohumlarında dünyanın en büyük ihracatçısı olan İsrail; bu başarısını, bilimsel altyapısına ve tarım örgütlenmesine borçlu.

“Kibbutz” adını verdikleri örgütlenme biçiminde; üretimden, ailelerin çocuklarının bakımına kadar birçok yaşam koşullarının toplu olarak düzenlendiği tarımsal bir köy modeli geçerli. Bizim 1950’li yıllarda kapısına kilit vurduğumuz Köy Enstitüleri’nin çok benzeri bir modelden söz ediyoruz. Üretimde örgütlenmenin sağlandığı yerler olan Kibbutz’larda çiftçi aileler eşit bir şekilde ödüllendiriliyor, ihtiyaca göre üretim ve tüketim paylaştırılıyor, üretimde katkı ve kimyasal maddeler asla kullanılmıyor. Her bölgede farklı stratejik ürün üretiliyor. 100 bin nüfuslu yaklaşık 250 Kibbutz’da ticari faaliyetler kooperatif benzeri bir yapı aracılığıyla yapılıyor. Ülkenin ekonomisinde tarımın payı sadece yüzde 2.2 olurken, kişi başına milli geliri ise 2019 sonu rakamları ile 42 bin 144 Dolar düzeyinde. Hâl böyle olunca güzel ülkemiz, İsrail’den aldığı 1 kilogram tohumun parasını ancak 13 ton sebze satarak ödeyebiliyor.

Hülasa…

Şapkamızı önümüze koyarak düşünmemiz; bilim, teknoloji, Ar-Ge ve inovasyonun bir ülkenin kaderini nasıl değiştirdiğini görmemiz gerekiyor. Topraklarının büyük bölümü tarıma elverişli olan ve dört mevsim ürün alınabilen Türkiye, kafasını kullandığı ve “kendisini kandırmadığı” an, nasıl bir potansiyeli harekete geçirebileceğini görmeli.

Beğensek de beğenmesek de durumun özeti bu…

SON YAZILAR

Facebook
Instagram
Twitter