YAŞAM KAYNAĞIMIZ… EN BÜYÜK, EN GÜZEL KADIN: TOPRAK…

Facebook
Twitter
LinkedIn

 

YAŞAM KAYNAĞIMIZ…

EN BÜYÜK, EN GÜZEL KADIN:

TOPRAK…

 

Hüseyin Vatansever

 

“Sıcaktı…
Bulutlar doluydular,

bulutlar boşanacak boşanacaktı.

O, kımıldanmadan baktı,

kayalardan
iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.

Orda en yumuşak, en sert

en tutumlu, en cömert,

en
seven
en büyük, en güzel kadın:

TOPRAK!
nerdeyse doğuracak

doğuracaktı…”

***

Vatan şairimiz Nazım, İzmir’in Karaburun’unda, yalçın dağların eşliğinde dizelerine döktüğü Şeyh Bedrettin Destanı’nda; böyle anlatıyordu Toprak’ı…

Ana’yı…

Besleyen’i..

Veren’i…

Seven’i…

Ve hepsinden önemlisi “Kutsal” olanı…

Mustafa Kemal’in deyişi ile “Kaderine Terk Edilemeyen”i…

***

Web sitem için kaleme aldığım bu yazımda, en yaşamsal ihtiyacımız “Toprak”ı anlatmak istedim dostlarıma… Böylece “Su” ve “Hava”dan sonra “Toprak” diyerek, üçlemeyi tamamlayalım istedim.

İnsanoğlu, doğumundan kısa bir süre sonra (ilk 1 yıl) ayağını ilk toprağa bastığında kendini güvende hissetmeye başlar. Bu güven, toprağın o büyük enerjisinden gelir. “Ayağını yere sağlam basmak’’ deyiminin anlamını, belki de bu şekilde yaşamının ilk anlarından itibaren idrak etmeye başlıyoruz. Ayağın sağlamda ise kendini güvende, dünyayı yerinden oynatacak hatta değiştirecek güçte hissedersin…

Oysa bilmeyiz ki gerçek yaşamda denge kavramı böyle çalışmıyor…

Bizim yapabileceklerimiz var, bizimle bağlı konular var ama her şey bizim elimizde değil.

Tabii bir de kontrolümüz dışındaki değişkenler var…

***

“Beşinci Element’’ adlı filmi izlemiş miydiniz?

Film, Antikçağ Yunan filozoflarından Empedokles’in yaşamı anlamak için ortaya attığı dört element olan ‘’Toprak, hava, su ve ateş’’i anlamak ve idrak etmek için çekilmiş. Yani sadece insan ile sınırlamadan yeryüzündeki tüm canlıların yaşamı için büyük öneme sahip dört elementi anlamak, kavramak, idrak etmek…

Bu yazımın ana konusunu oluşturan “toprak” birçok şiire, şarkıya, destana da konu olmuştur. Benim de aralarından en çok sevdiğim halk ozanımız Aşık Veysel’a ait “Benin sadık yârim kara topraktır…’ dizesi, yaşamın en özlü anlatımıdır belki de…

“Sadık” olan yâr…

Yani “hiç aldatmayan, yalan söylemeyen” sevgili…

Bugün yaşlı dünyamızın geldiği noktada toprak, dizelerde ‘‘Yâr’’ kelimesi ile özdeşleştiği kadar kıymetli mi?

 

***

 

Sanayileşme sonrası insanoğlunun önlenemez tüketim açlığı ve maddi kazanç hırsı, doğal kaynaklarımızın hızla tükenmesi sonucunu doğurdu. Kapitalizmin doğuşuyla birlikte, doğal yaşama uygun olmayan üretim ve tüketim dayatmaları toprağa, suya, havaya büyük zararlar verdi.

Enerjiyi üretirken gösterilen dikkat ve özen, doğal kaynakların sürekliliği konusunda dikkate alındı mı?

Hiç sanmıyorum…

Tüm bu soruların yanıtları, bugün doğanın üzerinde kurduğumuz tahakkümün sonuçlarını görmemiz için az bile kalır.

Dört buçuk milyar yıldır bizlere ev sahipliği yapan dünyamız, sizce eski canlılığını ve verimini koruyor mu?

Mesela toprağımız eskisi kadar verimli mi?

Suyumuz hâlâ temiz, sağlıklı ve eskiden olduğu gibi gürül gürül akar durumda mı?

Havamız onu ciğerlerimize endişe etmeden doldurabilecek kadar taze ve temiz mi?

Hayatımızın her alanında kullandığımız enerjinin ne kadarını yenilenebilir ve sürdürülebilir kaynaklardan üretiyoruz?

Yukarıdaki soruların hepsine birden olumlu yanıtlar verebiliyorsak hem dünyamız hem insanlık için problem yok demektir. Oysa ne içinde bulunduğumuz durum ne de bu sorulara vereceğimiz cevaplar olumlu değil.

Öyleyse bugün insanoğlunun karşı karşıya kaldığı ve en kısa zamanda çözmesi gerekli en büyük problemin yukarıdaki ana metalar ve yaşam için sürdürülebilirliği sağlamak olduğunu söylememiz çok mümkün hâle gelmekte…

***

Bugün yerelden başlayarak, tüm dünya coğrafyalarında toprağın sonsuz üretkenliğinin kullanabildiğini söylemek mümkün değil. Çarpık sanayileşme stratejilerinin kurbanı olan genç nüfusun köylerinden ve topraklarından koparılarak fabrikalarda çalışma hayali ile büyük şehirlere göç etmeye zorlandı. Bu durum ülkemizdeki köy yaşamını nerdeyse sıfırlarken, kentlerde çarpık yerleşim birimleri ile birlikte insan yoğunluğuna bağlı pek çok problemlere sebep oluyor.

Ne yazık ki bu ülkemizde yapılan en büyük hatalardan biridir.

Avrupa ülkelerinde başta Almanya olmak üzere her köye en az 5, her kasabaya 20 ve her şehre 50 fabrika stratejisi uygulanmaktadır. Bu strateji, köydeki yaşam döngüsünün devamı için kritik öneme sahiptir. Genç ve çalışan nüfusun köyünden, toprağından ve evinden koparılmamış olmasıyla hem tarlada, hem de fabrikada çalışma imkânı bir arada sağlanabilmiştir. Böylece Almanya’da çoğunlukla 2 milyon insan sayısını geçen şehirler oluşmamıştır. Bu da şehirlerde dengeli bir nüfus yapısı sağlarken alt yapı, ulaşım, haberleşme vb. her türlü ihtiyacın daha karşılanabilir ve çözülebilir ölçeklerde kalmasını sağlamıştır. Buradan çıkaracağımız sonuçsa köylerdeki üretimi koruduğunuzda tarım sanayisini de desteklemiş olursunuz. Ayrıca köylerde üretilen ürünleri dünyanın her noktasına kaynağından ihraç etme şansı da yakalarsınız.

***

Toprağınızı doğru yöntemlerle işlediğinizde, size tüm cömertliğiyle karşılığını fazlasıyla verecektir.

Yerleşik hayata geçişle birlikte toprağın işlenmesi insanoğlunun yurt edinmesini kolaylaştırdı. Bu sayede göçebe yaşamdan yerleşik yaşam tarzına geçebildik. Toprak işlendikçe bağ oldu, bahçe oldu ve her türlü sebze, meyve ve tahıl ile karnımızın doymasını sağladı. Meralarımızda hayvanlarımız otladı bunlar bize et, süt oldu. Arılarımız her türlü çiçekten bal derledi şifa oldu…

35 yıl önce söylediğim ve sıkça dostlarımla da paylaştığım bir fikre burada da yer vermek isterim: Yetkim olsa ülkemizde yetişen her Ziraat Mühendisine bir yağmurluk, bir çift çizme zimmetler ve sorumlu olacakları bir tarla verirdim. Ayrıca tarıma dayalı üretim tesislerini tarlaların yanı başına yerleştirerek, ulaşım masraflarını sıfıra indirilmesini sağlardım. Kırsaldaki üretime her türlü hibe desteğinin önünü açardım. Kooperatifleri daha aktif hale getirip ortak tarla işleme, dikim ve hasat programları uygulardım. Traktör, biçerdöver gibi her türlü tarım makinalarının ortak kullanımını teşvik eder, üretim maliyetlerini düşürüp daha rekabetçi fiyat yapısı ile tüm dünyaya direkt köyden ihracat yapardım. Tarlada çalışan vatandaşlarımızı gübre, mazot vb. girdilerin temini ile uğraştırmadan onun sadece üretime odaklanmasını sağlardım.

***

Bu fikirlerin uygulanması çok mu zor?

Elbette değil.

Her zaman ifade ettiğimiz gibi önce yapmayı gerçekten istemek, sonrasında akıl ve bilime uygun, doğru yöntemle birlikte iyi niyet ve gayretle çalışmamız gerekiyor.

Bence gerekli olan sadece bu kadar.

Şimdi bakın halimize…

Bulunduğumuz coğrafyada neredeyse tüm komşu ülkeleri doyurma potansiyeline sahip olduğumuz halde otu, samanı dışarıdan alır hale geldik.

Gerçekten üzülmemek, ah çekmemek mümkün değil. Bakılmayan, işlenmeyen topraklarımız, bahçelerimiz talan oldu. Şehirlerde yeşil alanlarımızın üzerine kocaman gökdelenler dikildi. İnsanımızı, gençlerimizi doğdukları köyde üretken hale getiremedik, onlara iş olanakları sağlayamadık. Çalışabilecekleri fabrikaları şehirlere yaparak onların köylerini terk edip şehirlere göç etmelerini teşvik ettik. Şehirlerde nüfus artınca da güzelim bahçeleri konutlarla, gökdelenler ile doldurduk.

***

Deveye sormuşlar “Boynun neden eğri?” diye…

“Nerem doğrum ki…” cevabını vermiş.

Doğruları bilip yapmamak, hepimizin sorumluluğu ve aynı zamanda günahıdır. Kimse sütten çıkmış ak kaşık değil. Bugün tüm dünyayı etkisi altına alan pandemi bizlere almamız gereken derslerin olduğunu bir kez daha hatırlattı. İnsan elini üzerinden çekince doğanın nasıl da kendini yenilediğini hepimiz gözlemledik.

Büyüklerimizden emanet aldığımız ve çocuklarımıza miras bırakacağımız bu dünyayı, bu kutsal vatanı; akıl ve bilimin doğaya uygun teknikleri ile korumalıyız.

Dün geçti ama biz bugünü kaçırmayalım.

Kalın sağlıcakla…

SON YAZILAR

Facebook
Instagram
Twitter